Bir bedeni meydana getiren dokulardık biz. Sessizce işleyen bir hayatımız vardı, ufak tefek sorumluluklarımız… Sonra bir gün aramızdan biri hastalandı. Gerçi buna hastalık demek pek doğru olmaz. Şöyle diyelim: Bir derdi vardı, bir sancısı...

Zamanla bu sancı hepimizi sardı. Bir şeyler yapmalı, bu sancıyı durdurmalıydık.

"Hayır, hayır!" dedi ağrıyı çekenimiz, "Sancı durmamalı. Bu sancı bizim yol göstericimiz olmalı. Bizi ataletten, bencillikten, duyarsızlıktan kurtarmalı."

Peki, ne yapmalı? Derdimizle dertlenecek yol arkadaşları edinmeli. Bu sancıyla yürüyecek, onunla değişecek, değiştirecek, hem kendine hem çevresine hayat olabilecek yol arkadaşları...

Başladık anlatmaya, davetimizi pak gönüllerle paylaşmaya.

Duyan geldi. Derdimizle dertlendi.

Gün geçtikçe büyüdük, güçlendik. Her birimiz bu bedenin azâları oluverdik.

Gelmek iyiydi, güzeldi de; ya gelemeyenler? Onlar... Onlara nasıl ulaşacaktık? Bir yolu olmalıydı.

"Biliyorum." dedi içimizden biri. "Bunun yolunu biliyorum: Derdimizi yazacağız. Gelemeyenlere ulaştıracağız."

Başta imkânsız gibiydi. Zor geldi. Adım attıkça zorluklar kolaylaşıverdi.

Şimdi geriye doğru bakıyorum da... Tam dokuz yıl önceydi...