Demir kokan sistemin dayattığı paslanmış prangalar altında omuzlarımıza basılmanın tadını (!) çıkarıyorduk. Yerel sömürülerden sıkılmış, global sömürü sistemlerinin "kurumsal" canavarıyla tanışmıştık. Sabah akşam bize verilen imkânları konuşur dururduk. El-Hak, bize bakıyorlardı ama… En azından ülkenin "ben yiyeyim de kim açlıktan ölüyorsa ölsün" zihniyetinden biraz olsun kurtulmuşlardı. Bize de yediriyorlardı. Tabii pastanın dibini…

Her ne kadar gâvur olsalar da vadettikleri hakları yerine getiriyorlardı. Alnımızın teri kurumadan maaşımız yatardı, hatta maaşlar bankaların kapalı olması hasebiyle sonraki aya sarkacaksa hafta sonuna kalmaz cumadan hesaba yatırırlardı. Altı ayda bir çift maaş, altı metreye sekiz metre civarında bir konteyner kulübesi -içinde biz mühendisler için mikrodalga bile vardı- veriyorlardı. Ayrıca söz sahibiydik koca şantiyede. Koca şantiye dedim, çünkü 2.000 kişilik bir baraj şantiyesinde şeftik. Devasa demir kütleleri bizim gözetimimizde durmadan işleniyor, emrimiz demiri kesiyordu… Bize mevki vermişlerdi. Hem boş zamanlarımız pek az olsa da aktivite alanları oluşturmuşlardı: Bilardo, PlayStation, dart, masa tenisi, basketbol sahası, kamelyalar…

Kişisel ve fiziksel ihtiyaçlarımızı biz düşünmeden onlar hazırlıyor, gereğinden fazla alakadar oluyorlardı. Ayrıca güvenlik tedbirleri de had safhadaydı -Bingöl sınırlarında PKK çokça yol keserdi o zamanlar-; güvenlik görevlileri, güvenlik amirleri, çelik yelekler... Tüm bunları düşününce sanki Abraham Maslow'dan ders almış gibiydi bu Avusturyalılar. Her şey görünürde çok güzeldi, ta ki 2016 yılının sonbahar ayına kadar…

Dünyevi ihtiyaçlarımın karşılanıyor oluşu, boş vakitlerimi bile nasıl dolduracağıma karar verilmesi ve her şeyin cafcaflı görünüşü beni içten içe ürkütüyordu. Bunun sebebini bilmiyordum. Dışında süsün, içinde pisliğin olduğu bir tabloyu andırıyordu manzara. Her ne kadar çabalasam da bir türlü onların eğlendiği gibi eğlenemiyordum. Gâvur milleti iyi eğleniyordu ama… Bu ecnebilerle zaman geçirmek birçok mühendis arkadaşımıza güzel görünse de ben daha çok iş vakitlerinde onlarla bir arada oluyor, teknik meseleler üzerine konuşuyordum. Zaman geçiyor, vakit aleyhime akıyordu. Aylar ayları, yıllar yılları yiyor; zihnimdeki boşluksa durmadan benliğimi kemiriyordu.

Bir sonbahar gecesi, konteyner tipi odamda, masamın üzerinde duran bilgisayara bakıyordum. Yanıp sönen imlecin ritmik hareketi beni sakinleştirmiş, şimdiye döndürmüştü. Zihnimdeki sorularla baş başa kalmıştım. Kendimle yüzleşmek için bir fırsattı… Parmaklarım klavyenin silik tuşları üzerinde usul usul gezindi: "Kader…?" Sadece o kadar yazdım. Gerisini YouTube sitesinin yapay zekâsı tamamladı. "Bunu mu demek istediniz: Kader yazılmış mıdır?" tarzında bir sürü sonuç sundu önüme. Birine tıklayıp izlemeye koyuldum. Karşıma o kadar çok farklı grup ve topluluk ismi geldi ki şaşırıp kalmıştım. İzledikçe izledim, dinledikçe dinledim… En sonunda kafama yatan bir cevabın Risale-i Nur adlı kitapta olduğunu gördüm. Buradan sonrası biraz tempolu geçti…

Hafta sonu hemen gidip sormaya, soruşturmaya başladım. Birkaç tane kitap almaya karar verdim, "Sözler" adında bir kitap da vardı aralarında. Şantiyeye döndüm. Ellerimdeki kitapları kısa sürede bitirdim. Bitmeyen tek kitap "Sözler"di. Risale-i Nur serisinden olan bu kitabı okumak için önce anlamam gerekiyordu. Velhasıl, bu kitabı anlayanların olup olmadığını merak ettim Bingöl taraflarında. En son Elazığ'da genç bir grubun olduğunu öğrendim. Onlarla tanışmak için gittiğimde çok heyecanlıydım. Artık her hafta sonu işim bittiğinde Elazığ'a gider, onların sohbetlerine katılırdım.

Günler günleri kovaladı… Sohbetlerinde sürekli olarak Allah'ın varlığına deliller, meleklerin gerçek olduğunu ispatlamak için dil dökmeler, öldükten sonra dirilmenin katiyen olacağına dair göndermeler… Dışarıda insanlara davet yapmaları, durmadan ateist avlamaları, içki içen kişilere iyiliği emretmeleri… Tüm bunlar güzel geliyordu bana, fakat eksik olan bazı hususlar vardı. Ya da bazı şeyler çok fazlaydı. Peygamberimizin (sav), "Sözler, sihir gibidir." uyarısını bilmeden önceydi bu… Elimden geldiğince Risale okuyor, günlük okumalarımı eksiksiz yapmaya çalışıyordum.

"Günde 10 sayfa Risale okumalısınız!" der dururlardı. Okurdum. Fakat onlardan farklı olarak okumayı eksik etmediğim bir kitap daha vardı: Kur'ân-ı Kerim! Bazen onlarla bir arada olduğumuzda onlara örneklik teşkil etme babından yanlarında Kur'ân okurdum. Örneklik diyorum, çünkü iki üç ay gibi kısa bir sürede Risalelerin çoğunu okumuş, anlamıştım. Bana kürsüde yer vermişlerdi. Rabbim anlattıklarımdan dolayı beni affetsin...

Kur'ân okumalarım düzenliydi. Sonra fark ettim ki aslında Kur'ân okuduğumda başka kitaplara ihtiyaç duymuyorum. Allah (cc) hüccetini de hikmetini de orada açıklıyordu. Bu, Risalelerden ilk soğumam olmuştu. Fakat mühendis olmam hasebiyle bana güveniyorlardı. Hem her kesimden insanların onlara tabi olduğunu göstermek için de arada sırada beni gösteriyorlardı.

Bir sohbet akşamı oturmuş, kürsüdeki anlatıcıyı dinliyordum. Bahsettiği şeyler tefekküre yönelikti. Ottan, böcekten örnek veriyor, masadaki elmadan Allah'ın varlığına delil getiriyordu. İşte o ânlardan bir ândı ki zihnimde şöyle bir soru belirdi: "Eğer biz hakkı anlatıyorsak neden kimse bize karşı durmuyor?" Bu düşüncenin bende uyandırdığı hâletiruhiye resmen zihnimi uyuşturmuştu: "Acaba biz hak üzere miydik?" Bu düşünceler içerisinde o gece Bingöl'deki şantiyeye döndüm. Yol boyunca "Hak nerededir? Nasıl bilinir?" sorularıyla baş başa kaldım. Koca bir okyanusta tek başına kalmış bir balık gibiydim. Küçük bir balık, okyanusu nasıl anlayabilirdi ki?

Sonrası daha da hızlı ilerlemeye başladı. Kafam karışık, ama insanları da davet etmekten geri durmuyordum. Şantiyedeki işçilere bir gün düzenlemiştim. Mühendis birkaç arkadaş da geliyordu. Ne ben bir delil aktarabiliyordum ne de gariplerim bana bir soru soracak kadar bilgililerdi. Tüm delillerimiz mantık kaideleri üzerineydi. "Bu böyleyse kesin şu da şöyledir…"

Allah (cc) beni affetsin, rahmetine dâhil etsin.

Bu dönemde yıllık izin istemiş, umreye gitmek için başvuruda bulunmuştum. Aktif bir genç Risale-i Nur yapılanmasıyla umre hazırlığı içerisindeydim. Bu toplandığımız günleri düzenli bir şekilde yapmaya çalışıyordum. Sonuçta insanlara "din" anlatıyordum. Bu günlerden bir gün mühendis bir arkadaşımın sorusuyla tüm benliğim değişti. Karanlığın yerini aydınlık, boşluğun yerini muhabbet alacaktı: "Ebu Hanzala Hoca'yı tanıyor musun? Bir de Timurtaş Hoca var, ona da bir bak derim."

Bunu söyleyen mühendis arkadaşım, bizimle beraber farklı bir firmada görev yapıyordu. Belli ki tevhidi biliyordu. Fakat nedense bana anlatmamıştı.

Odama döndüğümde ilk işim söylediği kişileri araştırmak oldu. Halis Hoca'yı dinledikçe dinledim. Fakat soru işaretlerim vardı. Şüphelerim vardı. Bu süreç üç dört ayı buldu. O süre zarfında umreye gitmiştim. Hoca'yı tasdik ediyor, amel için çabalıyordum; fakat örnek bir şahsiyet göremediğim için her şey sadece teoride kalıyordu. Daha sonra kısa kesitleri bırakıp tefsir derslerini izlemeye koyuldum.

Çok geçmeden bunların da yetmediğini fark ettim. Bulunduğum yere en yakın temsilcilik Diyarbakır'daydı. Bunu öğrendiğimde çok sevinmiştim. Tabii sadece kitabevi vardı… Biz de bu arkadaşımla Diyarbakır'daki kitabevine gittik. İngilizce bildiğimizi, yardım etmek istediğimizi ilettik. O sırada içeriye bana çok güzel örneklik teşkil edecek bir şahsiyet girdi. Aslında pek uzun kalamayacaktı. Bir poşet bırakıp gidecekti. Bizi görünce, Bağlar Sokağı'nda duran araçtaki abiye park etmesini söyledi. Mütebessimdi. Kendisiyle tanıştık, o kısacık sohbette bile kendisinden çok şey öğrenmiştim. Zaman geçti, süreç de bu şekilde ilerledi.

Daha sonra işim Ordu'ya taşınınca ben de bırakıp Müslimlere yakın olmak için Mardin'e döndüm. Diyarbakır'a gidip geliyordum. Evlenince de Van'a yerleştim. Hâlâ da Tevhid ve Sünnet Cemaatinin seminerlerine katılır, dergilerini takip ederim. Buna vesile olan herkese teşekkür ediyor, Eş-Şekûr olan Allah'ın onlara da ikram etmesini temenni ediyorum.